Mutfakta bir Seval buldum!

Tarih Eylül 2016, ben 31 yaşımdayım. Bu yaşıma kadar doğru düzgün yemek yapmadım desem yeridir. Mayıs 2015’te evlendim. Evlendiğimizden beri çok büyük ölçüde yemeklerimizi sağolsun Ahmet yapıyordu.

Peki herşey aynı sürüp giderken -yada ben öyle sanırken- bir anda mutfağı nasıl sevmeye başladım? Bu yazı ile bu ani sevgiyi anlamlandırmak adına geçmişe dönüp kişisel tarihimde yolculuk yapacak ve noktaları birleştirmeyi deneyeceğim. Konu burada “yemek, mutfak”. Ama bu herhangi bir şey olabilirdi. Bu aslında içimde biriktirdiğim minicik tohumların yıllar yıllar sonra filizlenme isteğinden başka birşey değil. Hepimizde olduğu gibi. Bu bir denge, alma ve verme ilişkisi. Mutfak, içimdekileri keşif isteğimin, kendimi arayışımın ve bulduklarımı ifadeye dönüştürmemin araçlarından sadece biri.

Bu wesitesini yaparken seyahat yazılarımı yazabileceğim ve sanat işlerimi paylaşıp @miniminidesign‘ı duyurabileceğim bir sayfa hayal etmiştim. Ana başlıklara belki bir iki şey daha eklenebilirdi ama başlıklardan biri “mutfak” asla olamazdı. Beceriksiz sayılmam ama mutfakla pek aram yoktu. Sevmiyorum diyemem, üşeniyordum sanırım. “Uzun uzun hazırla, 10 dakikada yensin bitsin” fikrine gıcık oluyordum belki. Ta ki geçen haftaya kadar. 1 haftada -sadece 1 hafta- nasıl bu kadar değişebildi içimde mutfakla ilgili şeyler? Nasıl oldu da böyle kısa sürede ekmek yapabildim? Şekersiz browni denemem nasıl başarılı oldu? Keçiboynuzu özüyle ve buğday ruşeymi ile nasıl tanıştım? Nasıl oldu da kendim tarif uyduracak kadar cesaret geldi? Nasıl bir anda mutfağımızı sevmeye başladım? Belki de bir anda olmamıştır? İlmek ilmek sevmeye başlamışımdır farkında olmadan. Bu 1 haftayı anlatmadan önce biraz daha gerilere gitmek istiyorum.

Çocukluğumu, ergenlik yıllarımı ve gençliğimin bir kısmını ailemle geçirdim. Ailenin en küçük çocuğuyum. 2 ablam ve 1 abim var. Küçük ablamla aramızda 11 yaş fark var. Ailede baya küçüğüm yani. Anne babaya yardım edecek benden büyük 3 çocuk daha olunca bana pek sıra gelmezdi. Benden iş isteyen olmuyordu hiç. Ablalarım ve abim evlendikten sonra da durum pek değişmedi. Mutfağa bi ilgim yoktu. Annem de alışkanlıktan olsa gerek benden yardım istemezdi pek. Ben en fazla masayı kurup kaldırır, belki salatayı yapardım. Eser de bir sabah yumurta falan yaparsam, evde büyük olay olurdu. 🙂

Bu sabah yaptığım zeytinli omlet

Lise yıllarımın sonuna doğru babam “Kızım biraz yemek yapmayı öğren artık” demeye başladı tatlı tatlı. Ohooo ne yemeği, ne mutfağı! Benim hayallerim var, ideallerim var. Yemek yapmak mecbur kalınca öğrenilecek birşeydi ne de olsa ve benim için henüz öyle bir mecburiyet oluşmamıştı.

Sonra üniversite sonuçları açıklandı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ne gidecektim. Çok isteyerek yazmıştım, benden mutlusu yoktu. İlk yıl yurtta kaldım, sonra ki 3 yıl ise Sema’yla ev arkadaşı olduk. Eskişehir’i bilen bilir öğrenci için pahalı bir memleket değil. (En azından bizim zamanımızda öyleydi) Ailelerimizin gönderdiği harçlıklar rahatlıkla yemeğimizi dışarda yemeğe yetiyordu. E böylece arkadaşlarla da muhabbet oluyor hem. Ayrıca o zamanlar Sema’nın da yemekten pek anladığı yok. 🙂 (Bu yazıyı okur mu acaba 🙂 ) Şimdi kim uğraşacak marketten, pazardan alışveriş yapıp da evde yemek pişirmeyle. Habire dışarda yiyoruz. Nadiren de olsa mutfağımızda bişeyler pişti ama. Yani yemek derken daha ziyade makarna, tavuk ve bilimum omlet çeşitleri, tatlı niyetine de en fazla puding. Zaten fırınımız yoktu. Sema ilk defa pilav yaptığında ise bizim için çok şenlikli bi gündü. 🙂

-
Börülceli pilavı Ahmet’ten öğrendim. İlk deneme başarılı 🙂

Sonra ne hikmetse ben sıcak ev yemeği yemeye heves ettim. Anne evini mi özledim nedir! Annemi aradım tarif almak için. Babam çıktı telefona. Dedim “Annemden yemek tarifi alıcam” Babamın bana “Kızım biraz yemek yapmayı öğren” dediği yıllarda, ona cevaben “Ya herşey yemek kitaplarında yazıyor, bakar bakar yaparım lazım olunca” derdim. Bu kez bu cümle babamdan bana geldi. “Kızım baksana kitaplara, yazıyordur.” 🙂 Sonrası 3-5 deneme işte. Klasik sorgulamalar ve isyan… Anne göz kararı ne demek? Alabildiğine nasıl bi kavram ya? E bunun dibi tuttu? Soğansız niye olmuyomuş ya? Sonra içim şişti. Bıraktım. Biz yine pide ve pizzacılara devam. 🙂

Üniversite bittikten sonra bir süre Ankara’da çalıştım ve ablamla yaşadım. Ablam anne yarısı benim için. Tabi ki yine yemek yapmadım. Bir gün ablam dışarıda diye soslu bi tavuk denemem oldu da, sağolsun eniştem yenmeyecek durumdaki yemeğimin kenarından usulca biraz yeyip, teşekkür etti. O gün aç kalıyorduk neredeyse. 🙂

Ankara macerasından sonra 2 yıl İstanbul’da iki arkadaşımla aynı evi paylaştım, ardından da 9 ay kadar İspanya’da yaşadım. Bu süreler içinde beslenme konusunu yarı dışarda yarı evde yürüttüm. Evde yaptıklarım da karnımı doyuracak kadar temel yemekler oluyordu; kahvaltılık, omlet çeşitleri (akşam yemeğine bile), makarna ve köfte. İspanya’da heves edip bi poğça yapmayı denemiştim de, taş gibi bişi olmuştu, yenmedi. 🙂

İspanya’dan döndükten sonra kurumsal hayatım başladı. Yoğun iş temposu ve hayatımdaki önceliklerimin değişmesiyle beslenmeyle ilgili zayıf olan farkındalığım iyice geri plana düştü. Ne yememem gerektiğini bilmemekle birlikte, gün içinde ne yediğimin de çoğu kez bilinçli seçicisi ben olmuyordum. Otomatik pilot benim adıma istediğini seçip, en temel ve önemli konulardan biri olan “beslenmeyi” benim için sadece geçiştiriyordu. Kızartmanın yanına tatlıyı, poğaçanın yanına kolayı kata kata yuvarlandım gittim bi süre. Öğle yemekleri tatlısız geçmiyordu genelde. Bazen akşama kadar 1 bardak bile su içmediğimi farkediyordum ofisten çıkarken. O dönem ailemle yaşamama rağmen evde yeme alışkanlığımı da iyiden iyiye kaybetmiştim.

Otları, sebzeleri, baharatları, sosları doğru düzgün tanımıyordum. Mesela ıspanak veya dereotu falan almam gerekse doğru otu aldığımdan emin olamazdım. Yemeklere katılan baharatlar benim için tuz, karabiber ve naneden ibaretti. Zerdeçal ve zencefil hasbel kader adını duyduğum ve bana hasta olduğum zamanları hatırlatan baharatlardı sadece. Gıdalara karşı bir farkındalığım yoktu. Sevmediğim tatlar konusunda çok nettim, denemek bile tam bir zulümdü benim için.

Tüm bu çılgınlığa rağmen kilo almıyordum. Ömrüm boyunca zayıf biriydim. Belki de bu yüzden o dönem yemekle olan çarpık ve sağlıksız ilişkimi de farkedemiyordum. Cilt ve mide problemlerim oluyordu zaman zaman. Cildim için hep dışarıdan müdahaleleri çare olarak gördüm. Ne sebebi ne de çaresi için yediklerime bakmak aklıma gelmedi.  Mide ağrılarım ve halsizliklerim ise iş stresinden diye düşünüyordum ve köklü bir yeme alışkanlığı değişiminden ziyade ara sıra asitli içeceklere ara veriyordum.

Truffle – ilk deneme. Görüntü 10 numara, içerik iyileştirilebilir 🙂

Uzun bir süre kendi bedenime kördüm. Sonra ne olduysa uzun yürüyüşler girdi hayatıma ve ardından yoga. Bir müddet sonra aşk. Ardından evlilik. Ve Haziran 2015’te istifa edip kurumsal hayatı bıraktım.

Hem yoga hem de Ahmet’le ilk buluştuğumuz günden beri yaptığımız uzun sohbetler sayesinde içimde bazı sorular yükselmeye başlamıştı. Kendime ne kadar özen gösteriyorum? Kendimi gerçekten seviyor muyum? Kendime şefkat gösteriyor muyum? Ruhumu, bedenimi ve zihnimi gerçek anlamla besliyor muyum? Karınca adımlarıyla bir dönüşüm böylece başladı içimde. Ama yemek, hala uzaktan izlediğim ve ufak tefek değişiklikler yaptığım bir alandı hala benim için.

Ahmet ise daha duyarlıydı yedikleri konusunda. “Ya hep ya hiç demeden” elinden geldiğince bedenini yormayacak şekilde beslenmeye gayret ediyordu. Kendini kısıtlandırmıyor, yemek istediği her neyse yiyor ama sonra “battı balık yan gider” demeden, ertesi gün az ve sağlıklı bi öğünle günü tamamlıyordu.

Sağolsun 1,5 yıldır yemeklerimizin çoğunu o yaptı. Bendeniz toplasan 10 kere mutfağa girip yemek yapmamışımdır evlendiğimizden beri. Bu arada annem yıllarca, “evlenince öğrenirsin, olsun” gibi ılımlı yorumlarının altında endişesini saklamış olacak ki, Ahmet’in mutfağı çok sevdiği ve harika yemekler yaptığını duyunca “Allah dağına göre kar verirmiş şükür ki” demişti. 🙂

Ahmet’i mutfakta izlerken epey bi’şey öğrenmişim farkında olmadan. Baharatlar, otlar, sebzeler, meyveler… hepsi hayatımdaydı ve hepsinin farkındaydım artık. Bir ara sürekli Turkmax Gurme izler olduk. Üstelik Ahmet değil, bendim müptelası. Onlarca program izledik birlikte. Uğur Volkan Uysal’ın ‘yakışıklı’ yemekleri ve Ray’in çiftliği favorim oldu. Hele Hayat Ağacı’nın zarif sunucusu Selin Kutucular’ın anlatımına bitiyordum. Bir de o aralar “işini aşkla yapmak” ile ilgili niyetlerim vardı. Bu sebeple yemekle ilgili aile büyüklerinden öğrendiklerini nostaljik bir havada anlatışı, işini aşkla yapışı bazen gözlerimi yaşartıyordu. Yani benim, yemek programı izlerken ağladığım oluyordu!

Biz böyle bir süre boyunca yemek programı izledik durduk. Ama evde mutfağa giren yine sadece Ahmet oldu. Ben o büyülenmelere rağmen, sadece izleyici ve yeyiciydim. 🙂

Eminim Ahmet o zamanlar onun için yemekler yapsam mutlu olurdu. Ama onun da inandığı bir şey vardı; “Yaptığın şeyi seveceksin”. Bazen canı yemek yapmak istemezdi. Eğer benim de içimden gelmiyorsa yapmamı istemezdi. Öyle zamanlarda genelde kahvaltılıkla geçiştirir veya dışardan sipariş ederdik. Zorla ve keyif almadan yapılan yemeğin enerjisine bile güvenmiyordu. 🙂 “Elbet vakti gelir, belki seversin bir gün” diyordu. “Benim için değil, kendin için.” Ne yalan söyliyim benim de işime geliyordu. Ama şimdi anlıyorum; birine veya bir restauranta muhtaç olmadan kendi yemeğini kendin pişirebilmek, temel bir yaşam becerisiymiş.

Ahmet evde yoksa, yediğim şey makarna oluyordu! Neyse ki artık makarna yesem bile sebzeleri var. 🙂

Sonra yakın zamanda bi’şey oldu. Epey zamandır İstanbul’dan göç etme hayalleri kuruyorduk, gittik bi arsa aldık. Şimdi en büyük hayalimiz oraya küçük bir ev yapıp, evi yuvaya çevirmek. Yatıp kalkıp bunu konuşuyoruz, hayaller kuruyoruz. Hayallerimizde evin çatısından kapısına, bahçesinden mutfağına herşey detaylıca var. Mesela mutfakla ilgili olarak diyoruz ki; bahçemizde kendimize kadar ekip biçeriz. Sonra kışlık konserveler hazırlarız cam kavonozlarda, eskiler gibi. Onlara pötikareli bezler diker, bağlarız. Harika hayaller…

Tüm bu hayallerin içinde başka bir ses yükseldi içimden.  “Neden herşeyi o meçhul zamana bırakıyorum? Evet evimizi yapmak için adımlar attık, artık bi hayalden öte. Ama neden bekliyim ki? Konserveyse şimdi yapabilirim. Belki kendi bahçemden olmaz domatesim ama bi köyden bi kasa domates alabiliriz.”

Bu düşünceler mutfak ve akabinde başka bir sürü beklettiğimiz konuda içimizde yükselmeye başladı. Ve hayal kurmaktan öte, şimdi ve burada ve şimdiki imkanlarımızla yapabildiğimiz kadarını yapmaya başladık. “Gelecek zamanda ve oradaki” hayatımızı “şimdi ve burada” hazırlamaya başladık.

5 kilo domatesle ilk kışlık domateslerimizi hazırladım. Yine kitaptan veya internetten değil, telefonla ve bu kez ablamın yardımıyla. 🙂 Yaptığım şey salça bile değil, kimine göre belki tembel ev hanımı usulü kışlık domates! Nedir yani… Ama benim için büyük bir adım.

Kışlık domateslerimiz – ilk deneme 🙂

Ne olduysa bundan sonra oldu zaten.  Arkadaşım canım Melis ve eşi bize gelmişlerdi geçenlerde. Bir ara ekşi mayadan ekmek yapma macerası olmuş, onu anlattı, açtı fotoğraflarını gösterdi. Bırakmış sonra, uzun süredir yapmıyormuş. Nasıl güzel görünüyor ekmekler. Dedik “Sen yap bunlardan”. Onlar gittikten sonra bana da bi heves geldi. Ekşi maya falan boyumu aşar ama dedim ufak bi’şeyle başlıyım. Bi zamandır Instagram’da takip ettiğim @betella_ isminde bir hesapta kuru maya ile ekmek tarifi görmüştüm. Kalktım yaptım. Bir anda! Akşamın geç bir saatinde. Ahmet uyuyordu, ekmek kokusuyla uyandı. 🙂 Öyle güzel bir ekmek oldu ki! Duygularımı tarif etmem çok zor. Ama ekmeğin tarifi kolay. 🙂 Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Ardından bi alışveriş listesi çıkarttım. Marketlerde acayip sıkılıp acele ettiğim için alışverişe yalnız giden Ahmet şaşkın tabi. 🙂 Buğdağ ruşeyminden tut, keçi boynuzu özüne çeşit çeşit malzeme, sebzeler, otlar… Önceden patlıcana bakıp 1 çeşit yemek görürdüm. Şimdi neyle neyi birleştiririm ve neler pişiririm diye görmeye başladım aldıklarımızı. Şekersiz ve besin değeri yüksek gıdalar tüketmeye gayret ediyorduk çok uzun zamandır. Şimdi ben de bu çizgide yeni şeyler deneme merakındayım. Sonrası sırayla geldi; börülce, fırında kahvaltılık patates, avokado soslu kahvaltılıklar, şekersiz browni, truffle ve puding, çeşit çeşit omlet, ızgara sebze denemeleri… Elbette oldukça basit şeyler. Ama benim içimdeki değişim büyük.

Ardından 1 haftanın sonunda burada detayına girmeyeceğim bir atölyeye katıldım. Konu tam olarak mutfak değil aslında. Piyasadaki kimyasal madde içeren temizlik ürünlerinden vazgeçip, kendi ürünlerimi yapmama kapı açan Zehirsiz Ev Atölyesi. Detaylarını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Neden bilmiyorum bu atölye, evimizi ve özellikle mutfağımızı gerçek anlamda sevmeme çok katkı sağladı bana. Eksik bir parça geldi tamamlandı gibi hissettiriyor. Geçirdiğim değişim ve dönüşüm bir fazını tamamladı ve şimdi daha görünür oldu sanki. İçimde şükür ve huzur yükseliyor yaşamaya dair.

Tüm bu uğraşlar, incelikler ve küçük detaylarla renkleniyor sanki hayat. Benimki bir mutfağı sevme hikayesiyle ortaya çıktı. Geçen sene bu zamanlarda renklerin ve taşların büyüsü ile @miniminidesign doğmuştu benim için. Şimdi bu…

Kendi yemeğimizi pişirmek, evimizi doğal malzemelerle ve kendimiz temizlemek bir şükür şekli oldu zaman içinde ikimiz için de. Bir kere daha hayatlarımızdaki özgür saatlerimiz ve günlerimizin ne kadar kıymetli olduğunu gördük, görüyoruz.

Derdimiz bir eve sahip olmak, sonra daha büyük bir eve ve yazlığa sahip olmak değil. Henüz doğmamış çocuklarımıza bi’şeyler bırakmak da değil. İçinde yaşadığımız mekanı yuvaya dönüştürmek tek gayemiz. Birlikte, bi konserve kavonozu veya pişen bi ekmek ile. Küçük şeylerde kalbimiz titrediğinde yuva oluyor işte orası bize.

Ben bu hafta mutfakta bi Seval buldum. İçimdeki daha önce tanışmadığım bir yanımı gördüm. Kendimle buluşmama vesile oldu mutfak.

Neyin araç olacağını hiç bilemiyor insan. Bazen sana çok uzak olan bi’şey ansızın gelip seni kendinle buluşturabiliyormuş meğer.

Böyle…

İmza: Seval

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir